DOLAR
47,5457
EURO
54,8690
ALTIN
6.235,11
BIST
13.687,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
26°C
İstanbul
26°C
Hafif Yağmurlu
Cumartesi Hafif Yağmurlu
26°C
Pazar Parçalı Bulutlu
29°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
29°C
Salı Açık
29°C
A+
A-

Kale Grubu’nun, merhum kurucusu İbrahim Bodur’un değerlerini yaşatmak ve ‘İyi Bak Dünyana’ yaklaşımı doğrultusunda sosyal girişimcilik ekosisteminin gelişimine katkı sunmak amacıyla hayata geçirdiği İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Programı’nın (İBSG) 10’uncu yılında ödül kazananlar geçtiğimiz ay Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle açıklandı. Bu vesileyle bir araya geldiğimiz Kale Grubu Başkanı ve CEO’su Zeynep Bodur Okyay’ı Temmuz sayımızın kapağında konuk etmek istedik. Okyay ile İBSG’den ‘Dünyasına İyi Bakanlar Akademisi’ne; liderlik anlayışından yapay zekâya, kültür sanattan ve gençliğe kadar uzanan kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik. “Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların ortak özelliği, çok paydaşlı olmaları. Dolayısıyla çözüm de çok paydaşlı olmak zorunda. Tam da bu nedenle sosyal girişimciliğin rolünün giderek büyüdüğünü görüyoruz. Sosyal girişimciler yalnızca bir soruna çözüm geliştirmiyor; farklı dünyalar arasında bağlantılar kuruyor, yeni iş birliği modelleri geliştiriyor ve toplumun çözüm üretme kapasitesini artırıyor” diyen Okyay’a göre bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yalnızca daha fazla iyi fikir değil; o fikirlerin gelişebileceği, birbirine temas edebileceği ve etki yaratabileceği güçlü bir ekosistem.

  • Röportaj: Oya Yalıman

Son yıllarda konuşmalarınızda sıkça ‘güven’ kavramına vurgu yapıyorsunuz. Bugün dünyanın en kıymetli sermayesinin güven olduğunu söylüyorsunuz. Sizce güven neden bu kadar kritik hale geldi?
Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu sorunlara baktığımızda; iklim krizinden eşitsizliklere, göçten teknolojik dönüşüme kadar hiçbirinin tek bir kurum, sektör ya da ülke tarafından çözülemeyeceğini görüyoruz. Bu nedenle geleceği belirleyecek olanın yalnızca teknoloji ya da finansal kaynaklar değil, birlikte hareket edebilme kapasitemiz olduğuna inanıyorum. Bu da bizi güven kavramına getiriyor. Çünkü güven olmadan iş birliği kuramıyorsunuz. İş birliği olmadan da yenilik, dönüşüm ve ilerleme mümkün olmuyor. Benim hayatımda güvenin çok özel bir yeri var. Babamdan bana kalan en büyük miras şirketler değil, insanlara güvenme cesareti oldu. O, insanın içindeki potansiyeli görebilen ve ona fırsat vermekten çekinmeyen biriydi. Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki aslında kurulan her güçlü kurumun, her kalıcı ilişkinin ve her anlamlı etkinin temelinde güven var. Bu nedenle bugün dünyanın en kıymetli sermayesinin para değil, güven olduğuna inanıyorum.

Babanız İbrahim Bodur’dan ve anneniz Sevim Bodur’dan öğrendiğiniz hangi değerler bugün liderlik anlayışınızı şekillendirmeye devam ediyor?
Babamdan güvenmeyi öğrendim. İnsanlara, onların potansiyeline ve birlikte üretmenin gücüne inanmayı… Annemden ise sabrı, tevazuyu ve görünmeden de etki yaratılabileceğini öğrendim. Liderlik çoğu zaman görünür olmakla ilişkilendiriliyor ama ben annemden sessizce, sakinlikle ve istikrarla da çok büyük etkiler yaratılabileceğini gördüm. Birisi girişimciliği, diğeri dayanıklılığı temsil ediyordu aslında. Bugün dönüp baktığımda liderlik anlayışımın temelinde bu iki yaklaşımın birlikte yer aldığını görüyorum. Bir yandan hayal kurabilmek, risk alabilmek ve yeni yollar açabilmek; diğer yandan zor zamanlarda sakin kalabilmek, dinlemeyi bilmek ve uzun vadeli düşünebilmek… Ailemden aldığım en büyük mirasın ‘değerler’ olduğunu düşünüyorum.

Bir lider olarak son yıllarda sizi en çok düşündüren soru ne oldu? Başarı, etki ve anlam arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?
Son yıllarda en çok düşündüğüm soru şu oldu: “Anlam inşası bireysel mi, yapısal mı?” Çünkü büyük dönüşümlerin çoğu bir insanın vicdanında başlıyor. Bir kişi bir meseleyi dert ediniyor, bir fikir geliştiriyor ve bir kıvılcım yakıyor. Ama o kıvılcımın kalıcı bir ışığa dönüşebilmesi için kurumlara, yapılara ve ekosistemlere ihtiyaç var. Bu nedenle bugün başarıyı yalnızca ekonomik sonuçlarla değerlendirmiyorum. Elbette başarı önemli. Ama bence asıl mesele o başarının nasıl bir etki yarattığı ve neye hizmet ettiği. Liderlik de burada devreye giriyor. Liderliği yalnızca sonuç üretmek değil, anlam üreten kurumlar kurabilmek olarak görüyorum. Ayrıca liderlik kalıcı bir unvan değil. Liderlik pozisyonları kişiye bir kez verilmez, her gün yeniden hak edilir. Bu yüzden liderliğin özünde güven, sorumluluk ve tutarlılık olduğuna inanıyorum.

Siz sık sık ‘insana yatırım’ yaklaşımından söz ediyorsunuz. Bir kurumun gerçek etkisini ne belirler? İnsan yetiştirmek, fırsat yaratmak ve toplumsal dönüşüme katkı sunmak sizin için ne ifade ediyor?
‘İnsana yatırım’ yaklaşımı Kale Grubu’nun kuruluşundan bu yana taşıdığı en temel değerlerden biri. Babamın en güçlü taraflarından biri insanın içindeki cevheri görebilmesiydi. Sermayesinin para değil, insan olduğunu söylerken aslında bunu kastediyorum. Ben de bir kurumun gerçek etkisinin yalnızca ürettikleriyle değil, insanların hayatında yarattığı dönüşümle ölçüldüğüne inanıyorum. Bir gence fırsat vermek, bir kadının güçlenmesine katkı sağlamak, bir girişimcinin hayalini gerçeğe dönüştürebilmesi için alan açmak… Bunlar bazen rakamlarla ölçülmesi zor ama toplumsal etkisi çok yüksek sonuçlar yaratıyor.

Deprem sonrasında Türkiye büyük bir dayanışma sınavından geçti. Bu süreç size toplum, dayanıklılık ve birlikte iyileşme konusunda ne öğretti?
Deprem hepimize çok ağır bir bedel ödetti. Ama aynı zamanda toplum olarak sahip olduğumuz dayanışma kapasitesini de yeniden hatırlattı. Bu süreç bana iyileşmenin yalnızca fiziksel yeniden yapılanmadan ibaret olmadığını gösterdi. İnsanların yeniden umut kurabilmesi, üretime katılabilmesi, geleceğe bakabilmesi de en az bunun kadar önemli. Bu nedenle biz de bölgedeki çalışmalarımızda yalnızca kısa vadeli ihtiyaçlara değil, uzun vadeli güçlenmeye odaklanmaya çalıştık. Sosyal girişimcilik ekosistemimiz ile iş birliği halinde özellikle kadınların ve gençlerin yeniden sosyal ve ekonomik hayata katılmalarını destekleyen projeler geliştirdik. Deprem bana bir kez daha şunu hatırlattı: Dayanıklılık yalnızca ayakta kalmak değil, birlikte ayağa kalkabilmektir. Ve bunu mümkün kılan şey yine güven, dayanışma ve ortak sorumluluk duygusudur.

İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Programı bu yıl 10’uncu yaşını kutluyor. Geriye dönüp baktığınızda sizi en çok etkileyen hikâyeler ve öğrenimler neler oldu?
İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Programı (İBSG) benim için her şeyden önce bir umut hikâyesi… Son 10 yılda yüzlerce sosyal girişimciyle tanışma fırsatımız oldu. Eğitimden iklim krizine, erişilebilirlikten kadınların ekonomik hayata katılımına kadar çok farklı alanlarda çalışan insanlar gördük. Ama beni en çok etkileyen şey, özellikle gençlerin ve kadınların karşılaştıkları sorunları bir engel olarak değil, çözüm üretmek için bir başlangıç noktası olarak görmeleri oldu. İBSG bana Türkiye’nin çok güçlü bir potansiyeli olduğunu tekrar tekrar gösterdi. Çünkü ülkenin dört bir yanında, çoğu zaman görünmeyen ama çok büyük etki yaratan insanlar var. Bugün dönüp baktığımda en büyük kazanımın verilen ödüller değil, oluşan topluluk olduğunu düşünüyorum.

Program nasıl gelişiyor ve büyüyor, siz ne kadar dâhil olabiliyorsunuz? Bu yılki tören için değerlendirmelerinizi öğrenebilir miyiz?
İBSG’nin yolculuğunu başından beri çok yakından takip ediyorum. Bu program, babam İbrahim Bodur’un girişimci ruhunu, insanlara duyduğu güveni ve topluma değer yaratma anlayışını geleceğe taşımak amacıyla hayata geçirildi. Onun adını yaşatmanın en anlamlı yollarından birinin, değişim yaratmak için harekete geçen insanları desteklemek olduğuna inandık. Açıkçası İBSG benim için her yıl yeniden umutlandığım bir alan. Çünkü her yıl yeni hikâyelerle, yeni fikirlerle ve toplumsal sorunlara çözüm üretmek için çalışan insanlarla tanışıyorum. İBSG’nin bana öğrettiği en önemli şeylerden biri de Türkiye’nin insan potansiyeline yeniden yeniden tanıklık etmek oldu. İlk yıllarda önceliğimiz sosyal girişimcileri görünür kılmak ve onların seslerini daha geniş kitlelere ulaştırabilmekti. Bugün geldiğimiz noktada ise İBSG’nin çok daha büyük bir anlam taşıdığını görüyoruz. Bir ödül programından öte, farklı dünyaları bir araya getiren, güven üreten ve birlikte çözüm geliştirme kapasitesini artıran bir ekosisteme dönüştü. Bu yıl bizim için ayrıca duygusal bir yıl oldu. Bir yandan İBSG’nin 10’uncu yılını kutlarken, diğer yandan babamın aramızdan ayrılışının da 10’uncu yılındayız. Bu nedenle bu yılın taşıdığı anlam benim için çok özel. Ödül töreninde Atatürk Kültür Merkezi’nde iş dünyasından, girişimcilik ekosisteminden, akademiden, kamudan ve sivil toplumdan bini aşkın kişiyi bir arada görmek beni çok etkiledi. Çünkü o salonda aslında yalnızca bir ödül töreni yoktu; ortak bir amaç etrafında bir araya gelmiş insanların yarattığı güçlü bir enerji vardı. İBSG’nin bugün geldiği noktada seçici kurulumuzun katkısını da ayrıca anmak isterim. Farklı disiplinlerden gelen, alanlarında öncü isimlerin yıllardır bu sürece aynı özen ve inançla katkı sunması programın en büyük güçlerinden biri. Bu sahiplenme duygusu, İBSG’nin yalnızca Kale Grubu’nun değil, çok daha geniş bir ekosistemin ortak değeri haline geldiğini gösteriyor. Bugün dönüp baktığımda İBSG’nin en büyük çıktısının verilen ödüller değil, oluşan topluluk olduğunu düşünüyorum. İlk 10 yılda tek tek fidanları suladık. Şimdi ikinci 10 yılda hedefimiz, bu fidanlardan çok daha güçlü bir iş birliği ve ortak akıl ormanı büyütmek. Çünkü artık İBSG’yi yalnızca başarılı girişimleri ödüllendiren bir program olarak değil, Türkiye’nin geleceğine güvenen insanların buluştuğu ve birlikte etki yarattığı bir platform olarak görüyoruz.

Kale Tasarım ve Sanat Merkezi (KTSM) aracılığıyla Şehrin Panoları gibi çalışmalarla kültür, sanat ve toplumsal hafızaya da yatırım yapıyorsunuz. Sanatın ve kültürel üretimin toplumsal dönüşümdeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sanat bakmayı, görmeyi, düşünmeyi ve yaşadığımız dünyayla yeniden ilişki kurmayı sağlayan çok güçlü bir araç. Toplumsal dönüşüm de aslında biraz buradan başlıyor. Birbirimizi daha iyi anlayabilmekten, farklı hikâyeleri duyabilmekten ve yaşadığımız çevreye daha dikkatli bakabilmekten… Belki de bu nedenle tasarım ve sanat çalışmalarını hiçbir zaman faaliyet alanlarımızdan ayrı görmedik. Kale’nin hikâyesinde üretim kültürüyle tasarım her zaman iç içe oldu. Babam İbrahim Bodur, seramiği yalnızca bir yapı malzemesi olarak değil; sanatsal üretimin asli bir parçası olarak görüyordu. Bu nedenle seramik sanatçılarına alan açıyor, onları üretmeye teşvik ediyor ve ortak üretimin gücüne inanıyordu. Bugün kentlerimizde gördüğümüz pek çok seramik pano da aslında bu yaklaşımın izlerini taşıyor. Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’ni hayata geçirirken de amacımız yalnızca bir sanat mekânı yaratmak değildi. Sanatın, tasarımın, mimarlığın ve seramiğin bir araya geldiği; farklı disiplinlerden insanların birlikte düşünebildiği ve üretebildiği bir platform oluşturmak istedik. Çünkü en güçlü fikirlerin çoğu farklı alanların kesişiminde ortaya çıkıyor. Şehrin Panoları ise bu yaklaşımın çok güzel örneklerinden biri. Bu proje bana her gün önünden geçtiğimiz ama çoğu zaman fark etmediğimiz kültürel mirası yeniden görmeyi öğretiyor. Bir duvara, bir sokağa, bir mahalleye farklı gözlerle bakmaya başlıyorsunuz. Kentle yeniden bağ kuruyorsunuz. Aslında yalnızca seramik panoların değil, şehirlerin hafızasının izini sürüyorsunuz.
Bugün çok hızlı değişen ve dönüşen şehirlerde yaşıyoruz. Binalar değişiyor, mahalleler dönüşüyor, hafızalar silinebiliyor. Bu nedenle kültürel mirası korumanın yalnızca geçmişe sahip çıkmak değil, geleceği de korumak olduğuna inanıyorum. Belki de bu yüzden “İyi Bak Dünyana” yaklaşımımızı hiçbir zaman bir slogan olarak görmedik. Dünyaya, yaşadığımız şehirlere, kültürel mirasımıza ve birbirimize daha dikkatli bakma çağrısı olarak görüyoruz. Sanatın gücü de tam burada yatıyor. Bize yalnızca yeni şeyler söylemiyor; bazen gözümüzün önünde duran ama görmeyi unuttuğumuz şeyleri yeniden hatırlatıyor.

Nevruz Köyü Kadınları Kooperatifi gibi yerel kalkınma örneklerinde sizi en çok umutlandıran şey ne oluyor? Anadolu’nun potansiyeline dair neler görüyorsunuz?
Anadolu’yu dolaştığınızda çok güçlü bir üretim kültürü ve büyük bir insan potansiyeli görüyorsunuz. Benim için asıl mesele, o potansiyelin ortaya çıkabileceği alanları yaratabilmek. Babamın çok sevdiğim bir yaklaşımı vardı; insanın içindeki cevheri görebilmek. İnsanlara güvenir, onlara fırsat verildiğinde neler başarabileceklerine inanırdı. Ben de Anadolu’nun dört bir yanında bu cevherin var olduğuna inanıyorum. Cevher dün Çan’daydı, bugün Yenice’de, yarın Şanlıurfa’da ya da Samsun’da olabilir. Nevruz Köyü Kadınları Kooperatifi’nin benim için ayrı bir anlamı var. Çünkü Nevruz, babam İbrahim Bodur’un doğduğu köy. Bugün o köyde kadınların bir araya gelerek üretmesi, unutulmaya yüz tutmuş Nevruz bezini yeniden hayata geçirmesi ve kendi ekonomik güçlerini oluşturması bana çok şey ifade ediyor. Ama beni en çok umutlandıran şey yalnızca ürettikleri ürünler değil. Kadınların kendi potansiyellerine duydukları güvenin artması, kendi hikâyelerini yazmaya başlamaları. Çünkü gerçek dönüşüm tam da burada başlıyor. Yerel kalkınmaya bu yüzden yalnızca ekonomik bir mesele olarak bakmıyorum. Bir kadının güçlenmesi, bir gencin yaşadığı yerde geleceğini kurabilmesi, insanların kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olabilmesi… Bence kalkınmanın en anlamlı göstergeleri bunlar. Nevruz Köyü’nde gördüğüm şey de aslında babamın yıllar önce inandığı bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: İnsanlara güvenir, fırsat verir ve yanlarında durursanız, ortaya çıkan etki düşündüğünüzden çok daha büyük olabiliyor. Bu yüzden Anadolu’nun geleceğine dair umudumu hiç kaybetmiyorum.

Gençlerle çok yakın çalışıyorsunuz. Bugünün gençlerinde sizi en çok umutlandıran ve düşündüren şey nedir?
Gençlerle bir arada olmak bana her zaman umut veriyor. Çünkü bugünün gençleri yalnızca kendi geleceklerini değil, yaşadıkları toplumun ve dünyanın geleceğini de önemsiyor. İklim krizinden toplumsal eşitsizliklere, eğitimden teknolojiye kadar birçok konuda son derece duyarlılar. Sorular soruyorlar, çözüm arıyorlar ve değişimin bir parçası olmak istiyorlar. Bu bence çok kıymetli. Ben Türkiye’nin en büyük zenginliğinin genç insan potansiyeli olduğuna inanıyorum. İBSG’de, vakıf çalışmalarımızda ve Dünyasına İyi Bakanlar Akademisi’nde (DİBA) karşılaştığımız gençler de bu inancı her seferinde güçlendiriyor. Anadolu’nun dört bir yanından gelen fikirler, girişimler ve hayaller bana geleceğe dair umut veriyor. Bir anne olarak bunu kendi oğlumda da görüyorum. Her nesil dünyaya farklı sorular soruyor ve farklı cevaplar arıyor. Bence bizim görevimiz gençlere ne düşüneceklerini söylemek değil; onların düşünebilecekleri, üretebilecekleri ve kendilerini gerçekleştirebilecekleri alanlar açmak. Çünkü geleceği şekillendirecek olan şey yalnızca bilgi değil; merak, sorumluluk duygusu ve harekete geçme cesareti.

Dünyasına İyi Bakanlar Akademisi’ni (DİBA) hayata geçirirken gençlere aslında nasıl bir çağrı yapmak istediniz?
DİBA’yı kurarken çıkış noktamız oldukça basitti. Gençlerimizin çok güçlü fikirleri, hayalleri ve duyarlılıkları var. Ama bazen bu fikirleri nasıl hayata geçireceklerini, bir sorunu nasıl çözüme dönüştüreceklerini ya da bir etki alanı yaratabileceklerini bilemeyebiliyorlar. Biz de onlara aslında şu çağrıyı yapmak istedik: “Siz sadece dert edin, gerisini birlikte inşa ederiz.” Çünkü büyük dönüşümlerin, bir insanın bir meseleyi sahiplenmesiyle başladığına inanıyorum. DİBA’nın merkezinde de bu düşünce var. DİBA’yı da bu anlayışla kurguladık. Gençleri sosyal girişimcilik ekosistemiyle erken yaşta buluşturan, birlikte düşünmeye, birlikte üretmeye ve birlikte dönüştürmeye dayalı bir gelişim alanı oluşturmak istedik. Amacımız, gençlerin yalnızca ilham almalarını değil; fikirlerini geliştirebilecekleri, farklı paydaşlarla bir araya gelebilecekleri ve etki yaratma yolculuklarına güçlü bir başlangıç yapabilecekleri bir zemin sunmak. Burada amacımız gençlere yalnızca bilgi aktarmak değil; onların meraklarını, sorumluluk duygularını ve harekete geçme cesaretlerini desteklemek. Bir sorun gördüğünde “Bunu birileri çözmeli” demek yerine, “Burada bir sorun var ve ben bunun çözümünün parçası olabilirim” diyebilen gençlerin yetişmesini önemsiyoruz. Aslında biz gençlerin sadece kariyerlerine değil, dünyaya bakışlarına yatırım yapıyoruz. Aynı zamanda sosyal girişimcilik ekosisteminin geleceğine de yatırım yapıyoruz. DİBA’yı, İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Programı ile birlikte düşündüğümüzde, sosyal etki yolculuğunun farklı aşamalarını birbirini tamamlayan bir yaklaşımla desteklemeyi önemsiyoruz. Çünkü geleceği değiştirecek olanlar yalnızca başarılı profesyoneller değil; yaşadığı dünyaya karşı sorumluluk hisseden, harekete geçen ve başkalarıyla birlikte çözüm üretebilen insanlar olacak.

Yapay zekâ çağında insanı insan yapan hangi değerlerin daha da önemli hale geleceğine inanıyorsunuz? Merhamet duygusunun da sizin için önemli olduğunu biliyoruz…
Açıkçası ben yapay zekâdan korkanlardan değilim. Teknolojinin hayatlarımızı, iş yapış biçimlerimizi ve üretim süreçlerini dönüştürmeye devam edeceğine inanıyorum. Ama tam da bu nedenle insanı insan yapan değerlerin daha kıymetli hale geleceğini düşünüyorum. Merak, vicdan, empati, muhakeme ve güven… Bunlar hiçbir teknolojinin ikame edemeyeceği özellikler. Bilgiye ulaşmak her zamankinden daha kolay hale geliyor. Ama doğru soruları sorabilmek, farklı bakış açılarını anlayabilmek, etik kararlar verebilmek ve insanlar arasında güven inşa edebilmek hâlâ insana özgü yetkinlikler. Bu nedenle geleceğin rekabet avantajının yalnızca teknolojiye sahip olmak değil, insanı merkeze koyabilmek olduğuna inanıyorum. Benim için asıl mesele yapay zekâ çağında ne kadar dijitalleştiğimiz değil, ne kadar insan kalabildiğimiz. Çünkü hiçbir algoritma insanların birbirine duyduğu güvenin yerini alamaz. Geleceği şekillendirecek olan da teknoloji ile insan değerlerini birlikte geliştirebilen kurumlar ve toplumlar olacak.

Peki zaman yönetimi konusuna gelirsek…
Zaman yönetimine gelince açıkçası mükemmel bir denge olduğuna inanmıyorum. Hayatın farklı dönemlerinde öncelikler değişiyor. Benim için önemli olan, yaptığım her şeye aynı niyet ve özenle yaklaşabilmek. İşte de, ailede de, sosyal etki çalışmalarında da anlamlı bir katkı yaratmaya çalışıyorum. Belki yaş aldıkça şunu daha iyi anlıyorsunuz: Hayat bir denge kurma meselesinden çok, neye gerçekten değer verdiğinizi bilme meselesi.

Son dönemde neler okuyorsunuz, izliyorsunuz ve öğreniyorsunuz? Kendinize nasıl vakit ayırıyorsunuz?
Merak duygusunu canlı tutmaya çalışıyorum. Son dönemde özellikle yapay zekâ, liderlik, toplumsal dönüşüm ve insan davranışları üzerine okumalar yapıyorum. Dünyanın çok hızlı değiştiği bir dönemden geçiyoruz ve farklı alanlar arasındaki bağlantıları anlamaya çalışmak beni besliyor. Bunun yanında yalnızca kitaplardan değil, insanlardan da çok şey öğreniyorum. Gençlerle yaptığım sohbetler, sosyal girişimcilerin hikâyeleri, sanatçılarla, akademisyenlerle ya da farklı alanlardan insanlarla bir araya gelmek bana yeni bakış açıları kazandırıyor. Kendime vakit ayırmak dediğim şey de aslında biraz bu. Bir sergiyi gezmek, bir performans izlemek, yeni bir fikirle karşılaşmak ya da sadece düşünmeye alan açmak… Sanatın ve kültürel üretimin bu yüzden hayatımda önemli bir yeri var. Çünkü bazen bir sanat eseri ya da bir hikâye, uzun uzun okuduğunuz bir kitaptan daha farklı bir pencere açabiliyor. Sanırım bugünlerde en çok öğrenmeye çalıştığım şey de şu: Değişen bir dünyada insan kalabilmek ve merak duygusunu kaybetmemek.

“Umut, beklemek değil, sorumluluk almaktır” diyorsunuz. Bugün size umut veren şey nedir?
Bugün bana umut veren şey insanlar. Özellikle de karşılaştığı sorunlara rağmen çözüm üretmek için harekete geçen insanlar… İBSG’de tanıştığımız sosyal girişimciler, DİBA’daki gençler, yerel kalkınma projelerinde gördüğümüz kadınlar, yaşadığı yere değer katmak isteyen insanlar bana her zaman umut veriyor.
Çünkü umut benim için her şeyin kendiliğinden düzeleceğine inanmak değil. Tam tersine, sorumluluk almak ve değişimin bir parçası olmayı seçmek. Son yıllarda gördüğüm en kıymetli şeylerden biri de bu oldu. Türkiye’nin dört bir yanında, çoğu zaman görünmeyen ama bulunduğu yerde fark yaratan insanlar var. Bir sorunu dert edinen, çözüm için harekete geçen ve başkalarına da ilham veren insanlar…

Kale Grubu’nun bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz? Hedefleriniz ve hayalleriniz arasında neler var?
Kale Grubu bugün 69 yıllık bir yolculuğun içinde. Ancak benim için asıl önemli olan, bu yolculuk boyunca değişen koşullara uyum sağlarken özünü ve değerlerini koruyabilmiş olması. Babamın bize bıraktığı en önemli miraslardan biri, iş dünyasının yalnızca ekonomik değer üretmekten ibaret olmadığı düşüncesiydi. Üretirken yaşadığınız yere, insanlara ve geleceğe de yatırım yapmanız gerektiğine inanıyordu. Bugün baktığımda beni en çok heyecanlandıran şey de bu anlayışın yaşamaya devam ettiğini görmek. Bir yandan üretmeye devam ederken, diğer yandan gençlere, kadınlara, girişimcilere, kültür-sanata ve toplumsal etkiye yatırım yapmaya devam ediyoruz. Aslında tüm bu çalışmaların ortak bir zemini var: ‘İyi Bak Dünyana’ Biz bunu hiçbir zaman bir slogan olarak görmedik. Kendimize, birbirimize, yaşadığımız topluma ve geleceğe karşı sorumluluğumuzu hatırlatan bir yaklaşım olarak gördük. Geleceğe dair hayalim ise Kale’nin yalnızca başarılı bir sanayi grubu olarak değil; güven üreten, insan yetiştiren, bulunduğu yerde olumlu etki bırakan ve dünyasına iyi bakan bir kurum olarak yolculuğunu sürdürmesi.
Benim hayalim de gelecek nesillerin Kale’yi yalnızca ürünleriyle değil; değerleriyle, insanlara açtığı alanlarla ve yarattığı etkiyle hatırlaması.