Türkiye mobilya sektörünün globalleşmede oyun kurucu ismi olan ve dünyanın pek çok noktasında mağazaları bulunan Casa International’ın 2026 Confluences koleksiyonu, tek sesli tasarım anlayışına karşı çoğulluğu savunuyor. Bu edisyonda Türkiye’den tek imza olan Şebnem Buhara ile öncülük ettiği ‘collectible design’ felsefesini, Buhara’nın Confluences içindeki ürünlerinin ruhunu, zanaat kavramını ve tasarımın zamansızlıkla kurduğu kırılgan
ilişkiyi konuştuk.

2026 Milano Tasarım Haftası’nın en yoğun günlerinden birinde Casa International markasının Duomo-Via Larga’daki flagship store’una girdiğinizde ilk hissettiğiniz duygu, bu mekânın bir mobilya mağazası değil, bir atmosfer olduğu idi. Markanın dünyanın altı star tasarımcısını bir araya getiren yeni koleksiyonunun adı olan ‘Confluences’, akışlar, buluşmalar, birleşim noktaları anlamına gelmekteydi ve bunun somut hali de işte Via Larga’da, yüzlerce kişiyi ağırlıyordu. Casa International 2026 manifestosu net: Tasarım yapıldığı anda tamamlanmaz; içinde bulunduğu mekânda, diğer objelerle ve birlikte yaşayan herkesin ortak zamanında evrilmeye devam eder. Dolayısıyla bu altı tasarımcının eli, tek bir edisyonun bünyesinde birbirini bastırmadan, her biri kendi dilinde konuşmakta. Farklılıklar çözülmüyor, saklanmıyor; tam tersine, görünür kılınarak güçlendiriliyor.
Bu koleksiyonda Türkiye’den de önemli bir imza var: Mimarlık, tasarım ve heykel gibi farklı disiplinleri kendi etkileşim ağında buluşturan ve hiç durmadan üreten Şebnem Buhara. Gerek daha önceki yıllarda imza attığı tasarımlarıyla, gerekse 2026 Confluences koleksiyonuna özel hazırladığı tasarımlarla Casa International Milano mağazasında yer alan Buhara, artizanal hafızayı dekoratif bir sanat diline dönüştüren yaklaşımını bu kez uluslararası bir platform üzerinden konuşturuyor. Mimar kimliğinin yanı sıra iç mekân, ürün, heykel ve koku tasarımını aynı anda taşıyan çok katmanlı pratiğiyle tanınan Buhara’yı, koleksiyonun Milano’daki lansmanının ardından konuştuk.
Confluences, tek sesli tasarım anlayışına karşı çoğulluğu savunan bir edisyon olarak kurgulanmış. Sizi bu fikre çeken şey ne oldu, yani bu teklifi aldığınızda “Bu benim için” dedirten nokta tam olarak neydi?
Bazı karşılaşmalar çok doğal gelişiyor. Casa International ile bir araya gelişimiz de öyle oldu. Tasarıma, malzemeye ve zanaatkârlığa benzer bir yerden bakıyor olmamız bizi yakınlaştırdı. Ama asıl “Bu benim için” dedirten şey, Confluences’ın felsefesiydi. Farklılıkların bir arada var olabileceği, birbirini silmeden konuşabileceği bir edisyon fikri. Ben hiçbir zaman yalnızca ‘ürün yerleştirilen’ ilişkilerin içinde olmayı sevmedim. Atmosfer, yaklaşım ve vizyon benim için çok önemli. Casa’da hissettiğim şey tam da bu oldu; tasarımı ticari bir objeden çok kültürel bir ifade alanı gibi görüyorlar. Bu da ilişkiyi daha samimi ve kalıcı bir yere taşıdı.
“Beni kaygılandıran şey hız. Her şey çok hızlı tüketiliyor, çok hızlı üretiliyor ve çok hızlı unutuluyor. Tasarım da bu döngünün içine çekiliyor. Ama umut vaat eden bir şey de var: İnsanlar artık sadece şık mekân istemiyor. Karakteri olan, daha kişisel ve daha sakin alanlar arıyorlar. Fazlalığın değil, hissin öne çıktığı bir yere doğru gidiyor iç mekân dünyası. Bu beni besledi son dönemde. Sessizlik, yaşanmış yüzeyler, kusursuz olmayan şeyler… Bunlar beni görsel olarak en çok etkileyen şeyler oldu. Gürültünün değil, derinliğin peşindeyim. Ve sanırım o arayış sadece bende değil, giderek daha geniş bir kesimde var.”
Koleksiyonun manifestosunda güçlü bir cümle var: “Tasarım yapıldığı anda tamamlanmaz; mekânda, diğer objelerle ve ortak bir zamanda evrilmeye devam eder.” Bu fikri kendi tasarım pratiğinizle nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
Ben de bir objeyi tasarlarken onu yalnızca kendi başına değil, nereye gideceğini, hangi ışıkla buluşacağını, kiminle aynı mekânda yaşayacağını düşünerek tasarlıyorum. Çünkü o obje oraya yerleştiğinde benim elimin dışına çıkıyor ve başka bir hikâyenin parçası oluyor. Bunu kontrol etmeye çalışmak değil, ona zemin hazırlamak gerekiyor. Confluences da tam bu anlayışı kolektif bir platforma taşıyor. Altı farklı el, aynı mekânda birbirini tamamlıyor; ama hiçbiri diğerinin üzerine konuşmuyor. O denge benim için çok anlamlıydı.
Dört ayrı ürün tasarladınız ama Confluences manifestosundaki tanım hepsini tek bir cümleyle özetliyor: Artizanal hafızayı dekoratif bir sanat diline dönüştürmek. Bu sizin için bir hedef mi, yoksa sonradan fark ettiğiniz bir şey mi?
İkisi arasında bir yerde… Bilinçli bir tercih var ama önceden planlanmış bir formül değil. Ben materyali ve zanaati başlangıç noktası olarak alıyorum. Cam nasıl işleniyor, ahşap hangi sıcaklığı taşıyor, yüzey ışıkla nasıl konuşuyor… Bunlar benim için teknik sorular değil, tasarımın dili. Artizanal hafıza dediğimizde kastettiğim şu: O malzemelerin taşıdığı bilgi, el izinin bıraktığı karakter. Bunu öne çıkararak çalışmak, bir objeyi hem işlevsel hem de hafıza bırakan bir şeye dönüştürüyor. ‘Dekoratif sanat dili’ ise bunun görsel çıktısı. Ama aslında önce his, sonra görüntü.
Cam, pirinç, ahşap gibi materyaller çalışmalarınızda ısrarlı biçimde geri dönüyor. Ama bu bir tercihten fazlası gibi duruyor; neredeyse bir inanç meselesi. Ne görüyorsunuz bu malzemelerde?
Çünkü hepsi yaşayan malzemeler… Işıkla, zamanla ve kullanım biçimiyle değişiyorlar. Pirincin patinası, ahşabın sıcaklığı, camın kırılgan gücü, hepsinin ayrı bir ruhu var. Ve hiçbiri kusursuz görünmeye çalışmıyor. Ben de biraz o doğal yaş alma halini seviyorum. Zamansızlık buradan geliyor zaten. Bir tasarımın yaş alabilme biçimiyle doğrudan ilişkili. Kusursuzluğu taklit eden materyaller zamanla yoruyor. Ama dürüst bir malzeme, yani kendisi olan bir malzeme, zamanla daha güzel bir şey oluyor. Bu benim için hem estetik hem de etik bir tercih.
Bir tasarımın ne zaman hazır olduğuna nasıl karar veriyorsunuz ve hiç ‘Bitmedi” dediğiniz, elinizden çıktıktan sonra da içinizde kalan bir şey oldu mu?
Bir tasarım benim için o artık bana soru sormadığında hazır oluyor. Süreç boyunca obje size sürekli bir şeyler sorar: “Bu oran doğru mu, bu malzeme burada dürüst mü, bu form gerçekten gerekli mi?” O sorular sustuğunda, bir sessizlik çöküyor üzerine. O sessizlik benim için hazır sinyali. Ama “Bitmedi” dediğim şeyler de var, evet. Elinizden çıkmış ama zihninizden çıkmamış şeyler. Çoğu zaman bunlar teknik bir eksiklikten değil, zamanlamasından kaynaklanıyor. O tasarımı o an için değil, birkaç yıl sonrası için yapmışsınızdır. Bazen bir objeye sonradan bakıyorum ve “Biraz daha zamana ihtiyacın var” diyorum içimden. O his hiç tam olarak gitmiyor.
Milano’daki Casa International mağazasında kendi tasarımlarınızla karşılaştığınız an nasıldı? Bir mimar olarak kendi elinden çıkan bir şeye dışarıdan bakabilmek nasıl bir his?
Aslında biraz duygusal bir andı. Çünkü yıllardır kendi iç dünyamda kurduğum dili, Milano gibi tasarım hafızası çok güçlü bir şehirde, bu kadar güçlü isimlerle aynı çatı altında görmek insana başka bir perspektif veriyor. Objelere dışarıdan bakabildiğiniz nadir anlardan biri. Genellikle sürecin içindeyken onlara çok yakınsınızdır, her detayı bilirsiniz. Ama o mekânda, o ışıkta, başka parçaların yanında gördüğünüzde obje size yabancılaşıyor, iyi anlamda. Kendi başına bir kimliği olduğunu görüyorsunuz. Sessiz ama güçlü bir his.

Casa International ile Milano’da olmak, farklı kültürlerden insanlara tasarım üretmek; bu sizin için neyi değiştiriyor? Türkiye ile yurt dışında tasarlamak arasında hissettiğiniz bir fark var mı?
Fark var, ama sandığınızdan farklı bir yerde. Dili değiştirmiyorsunuz; onu daha net konuşmak zorunda kalıyorsunuz. Türkiye’de tasarlarken bazı şeyler zaten anlaşılmış kabul ediliyor; paylaşılan bir estetik hafıza, ortak bir referans evreni var. Uluslararası bir platformda ise o hafızayı taşımak sizin işiniz. Bu sizi hem daha dikkatli hem de daha özgür yapıyor paradoks bir biçimde. Daha dikkatli, çünkü her detayın kendi ayakları üzerinde durması gerekiyor. Daha özgür, çünkü o ortak varsayımların dışına çıkabiliyorsunuz. Milano’da Confluences içinde olmak da tam bu hissi verdi. Orada kimse sizin adınıza bir şey bilmiyor. Obje konuşuyor, siz susuyorsunuz. Ve objenin ne kadar konuşabildiğini ancak o zaman gerçekten anlıyorsunuz.
BOU Design Studio’nun dili yıllar içinde nasıl evrildi? Sizi bugünkü o noktaya getiren şey neydi?
Daha sadeleştiğini düşünüyorum. Ama o sadelik yüzeysel bir minimalizm değil, kendinden daha emin bir dil bu. Zamanla neyi istemediğinizi de öğreniyorsunuz. Bu belki de en önemli kazanım. İlk yıllarda her şeyi söylemeye çalışırsınız; şimdi neyin dışarıda kalacağını seçmek daha kolay. Bir mekâna ya da objeye baktığımda “Bu tam BOU dili” dedirten his, sanırım sessiz lükste ortaya çıkıyor. İlk bakışta bağırmayan ama içinde detay keşfettiren şeylerde. Doku geçişlerinde, oranlarda, atmosferde. O his zamanla oturdu.
Collectible Design’ın anlamlı olduğu yer şurası: Bir objenin yalnızca kullanılmak için değil, aynı zamanda yaşamak için var olduğu nokta. Karakter taşıması, hafıza bırakması, insanda bir şey yaratması. Bu bir pazarlama etiketi değil, bir tasarım tutumu. Ama haklısınız, kavramın içi çabuk boşalıyor. Ben bunu şöyle test ediyorum: O obje on yıl sonra hâlâ bir şey söylüyor mu? Hâlâ merak uyandırıyor mu? Eğer ‘evet’ ise collectible bir nitelik taşıyor demektir. Değilse, sadece pahalı bir aksesuar olmuştur.”